Kudüs’teki Mescid-i Aksa, 2025 yılı boyunca 280 baskına maruz kaldı. Bu olaylar, İsrail güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirildi ve özellikle İslami bayramlar ile Kudüs Günü gibi provokatif tarihlerde yoğunlaştı. Baskınlar, yalnızca fiziksel bir ihlali değil, aynı zamanda dini ve kültürel bir saldırıyı da temsil ediyor. Mescid-i Aksa’nın kutsal statüsü, bu tür eylemlerle sistematik biçimde tehdit altında kalıyor. Bu durum, bölgede derinleşen çatışmaların temel sebeplerinden birini oluşturuyor ve barış sürecinin önünde engel teşkil ediyor.

Mescid-i Aksa, hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar için son derece önemli bir dini merkezdir. İslam inancında, Mescid-i Aksa, Hz. Muhammed'in Miraç'a yükseldiği yer olarak kabul edilirken, Hristiyanlar için de önemli bir tarihi ve dini öneme sahiptir. Bu nedenle, burada yaşanan her türlü ihlal, sadece yerel halkı değil, aynı zamanda dünya genelindeki Müslüman ve Hristiyan toplulukları da derinden etkilemektedir. Baskınlar sırasında, Talmudik ritüellerin icra edilmesi gibi eylemler, toplumun farklı kesimlerinde büyük tepki yaratıyor ve bu durum, dini bir çatışmanın ötesine geçerek siyasi bir mesele haline geliyor.

Yıllık raporda dikkat çeken detaylar arasında, baskınlar sırasında Talmudik ritüellerin icra edilmesi yer alıyor. Bu ritüellerin yanı sıra, Mescid-i Aksa’nın yönetimi altında bulunan Kudüs İslami Vakıflar İdaresi’ne bağlı güvenlik mensuplarının görevlerini yerine getirmeleri sürekli olarak engelleniyor. Mescid-i Aksa'nın ruhani ve sosyal yapısını koruma sorumluluğu olan bu güvenlik mensuplarının engellenmesi, ibadet edenlerin güvenliğini tehdit ediyor. Ayrıca, Harem-i İbrahim Camii'nde de benzer ihlallerin yaşandığı, ezanın engellendiği ve caminin çeşitli tarihlerde kapatıldığı kaydedildi. Bu tür uygulamalar, bölgedeki gerilimi artırmakla kalmıyor, aynı zamanda dinler arası diyalog ve hoşgörü açısından da ciddi sorunlar yaratıyor.

İsrail’in bu baskınları, Kudüs’ün Arap kimliği üzerindeki etkilerini artırıyor. 2025 yılı boyunca Doğu Kudüs’teki İslami ve Hristiyan kutsal mekanlarına yönelik ihlallerin ciddi şekilde arttığı belirtildi. Bu durum, yerel halkın kimliğini tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda uluslararası hukuk ve insan hakları açısından da tartışmalı bir hale geliyor. Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in, Kudüs Günü’nde düzenlediği baskın ve burada gerçekleştirdiği ritüeller, resmi düzeyde tehlikeli bir emsal oluşturması açısından dikkat çekiyor. Bu tür eylemler, hem yerel halkın hem de uluslararası toplumun tepkisini çekiyor. Ben-Gvir’in eylemleri, sadece dini bir ibadet alanına yönelik bir ihlal olarak değil, aynı zamanda siyasi bir mesaj olarak da değerlendiriliyor.

Bu durum, sadece dini bir mesele olmanın ötesine geçiyor; aynı zamanda siyasi ve ekonomik etkileri de beraberinde getiriyor. Filistinliler, bu baskınların Doğu Kudüs’ü Yahudileştirme politikalarının bir parçası olduğunu savunuyor. Bu politikalar, Filistin topraklarının bir kısmının kontrolünü ele geçirmek ve bu topraklarda yaşayan Filistinlilerin yaşam alanlarını daraltmak amacıyla yürütülüyor. Uluslararası meşruiyet kararlarına dayanarak bağımsız bir Filistin devleti kurma talepleri, bu tür ihlallerle daha da güçleniyor. Bu bağlamda, Filistin yönetimi ve destekçileri, uluslararası kamuoyunu bu ihlallere karşı daha aktif bir şekilde harekete geçmeye çağırıyor.

Benzer olaylar, dünya genelinde farklı coğrafyalarda da yaşanıyor. Örneğin, geçmişteki bazı çatışmalar, dini mekânlar üzerindeki kontrollerin nasıl tartışmalı hale geldiğini gösteriyor. Ancak, Kudüs’teki durumun, diğer örneklerden daha karmaşık bir yapıya sahip olduğu dikkat çekici. Kudüs, tarihi boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve farklı dinlerin kutsal mekanlarını barındırmıştır. Bu nedenle, burada yaşanan her türlü olay, yalnızca yerel halkı değil, aynı zamanda küresel ölçekli bir toplumu da etkilemektedir. Uluslararası topluluk, bu meseleye karşı daha etkin bir müdahale mekanizması geliştirmesi gerektiğini kabul ediyor. Birçok ülke, bu tür baskıları kınarken, barışçıl bir çözüm için iki devletli bir yaklaşımın önemini vurguluyor.

Sonuç olarak, Mescid-i Aksa’ya yapılan baskınlar, sadece bir ibadet alanının ihlali değil, aynı zamanda barış ve istikrar arayışındaki Filistinlilerin haklarına yönelik bir tehdit olarak değerlendiriliyor. Gelecekte, bu tür ihlallerin devam etmesi durumunda, bölgedeki gerilimin daha da artması ve uluslararası ilişkilerin olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz görünüyor. Mescid-i Aksa’nın korunması, hem dini bir sorumluluk, hem de barışın sağlanması açısından kritik bir öneme sahip. Bu nedenle, uluslararası toplumun etkin bir şekilde harekete geçmesi ve bu tür ihlallere karşı ortak bir duruş sergilemesi, barış sürecinin yeniden canlanması açısından büyük önem taşıyor. Bu durum, sadece bölgedeki halklar için değil, aynı zamanda dünya barışı için de hayati bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.

Bu analiz, aşağıdaki kaynaklardan derlenen bilgiler ışığında hazırlanmıştır:

  • TRT Haber